
[Giriş: Yumuşak bir piyano ve ardından gelen kadife gibi bir yaylı grubu...] [1. Bölüm] Penceremde buğulu bir İstanbul sabahı Yine o bilindik koku, taze kahve ve yalnızlık Radyoda çalan şarkı sanki bizi biliyor Eski bir filmden kalma, siyah beyaz bir ayrılık Çekmecemde duruyor hala o son mektubun Kenarları sararmış, mürekkebi dağılmış Ben her sabah aynı rüyaya uyanıyorum Zaman durmuş sanki, saatler sana kurulmuş... [Nakarat] Ah, kalbim yine o tozlu raflarda Eski bir plak gibi cızırtılı ve yorgun Dönüp duruyorum aynı kırık hatıralarda Sen gittin ya, bu şehir artık bana sürgün Bir yanım Galata, öbür yanım tenha Sessizlik bile senin adını fısıldıyor bana... [2. Bölüm] Sokak lambaları bir bir yanarken akşamüstü Yağmurun kokusu toprağa değil, ruhuma düştü Hani o küçük sahil kahvesi vardı ya bizim Şimdi masalar boş, sandalyeler birbirine küstü Kimi zaman bir gülüşünde bulurdum baharı Kimi zaman bakışında saklıydı kışın karı Şimdi hangi iklimde, hangi uzak yoldasın? Ben hala o vapurda, o son bakışın ardındayım... [Nakarat] Ah, kalbim yine o tozlu raflarda Eski bir plak gibi cızırtılı ve yorgun Dönüp duruyorum aynı kırık hatıralarda Sen gittin ya, bu şehir artık bana sürgün Bir yanım Galata, öbür yanım tenha Sessizlik bile senin adını fısıldıyor bana... [Bridge] [Müzik burada yükselir, dramatik bir keman solosu araya girer...] Belki de kader bu, yazılmış en baştan Kaçmak imkansız bu hüzünlü savaştan Biraz keder, biraz sitem, biraz da aşk... Yine de vazgeçmem o güzelim acından! [Nakarat] Ah, kalbim yine o tozlu raflarda Eski bir plak gibi cızırtılı ve yorgun Dönüp duruyorum aynı kırık hatıralarda Sen gittin ya, bu şehir artık bana sürgün... [Outro] [Fısıltıyla] Sessizlik... Sadece sessizlik... Bir plak biter, iğne sona dayanır ya hani... İşte öyle bir şey... (Ah-ah-ah...)

